Her gün yoklama yapılıyor!
Hem de beş kez…
Yoklama öncesi davet…
Yoklama uykuda, hastalıkta, yolculukta hatta savaşın en şiddetli anında bile devam ediyor!
Gecikmeli katılmak da mümkün…
Bunun için ‘geç kâğıdı’ da gerekmiyor!
Yoklama vaktin de sınıfta olanlar yıldızlı pekiyi, gecikenler tam puanla yetinmek zorunda…
İlk sırada olanlarla, son sırada olanlar arasında bile önemli farkların olduğu bir yoklama bu!
Sürekli yok yazılanları bekleyen ise acıklı bir son!
Ey Âdem’in oğlu
Şeytana uyma!
Uyduysan tövbe et!
Ey İdris’in oğlu
Yatma, üret!
Ey Nuh’un oğlu
Küfrünü terk et!
Ey Hûd’un oğlu
Nankörlük etme!
Ey Salih’in oğlu
Söz dinle!
Ey İbrahim’in oğlu
Kır putları!
Babanın put galerisini yerle bir et!
İsmail’ini kurban et!
Korkma, dal ateşe!
Hayatın her anı, sonsuzluğa doğru geri sayımdır. Sayılı günler çabuk geçermiş ya… Bir iki üç derken bir Ramazan’ın daha sonuna geldik.
Şimdi bayram! Şimdi ödül vakti!
‘Îd’il Fıtr’in derin mânâ ve öneminin idrakinden yoksun bazı nasipsizler, ‘Şeker Bayramı’ gibi yakıştırmalar yapabilirler.
Bu yakıştırmalar bayramımıza zarar verecek değil.
Kızmayın, acıyın onlara…
Evet, isteyen ‘şeker’, isteyen ‘Ramazan’, isteyen de gerçek adı olan ‘Îd’il Fıtr’i kullanabilir.
Önemli olan, bu nâdide günleri nasıl idrak ettiğimiz…
Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti ‘Mabetsiz Şehir!’ adlı eserine şöyle başlıyor: “Dünyanın başka yerinde var mı bilmem! Türkiye’de mabetsiz bir şehir var…” İlerleyen sayfalarda ise durumu şöyle özetliyor;
“Bu yol nereye çıkar?
Mabetsiz Şehir’e…
İçki, kadın, kumar, ağız dolusu istifra, dalga…
Sefih ve süfli bir hayat…
‘Halkın’ en mukaddes bildiği şeyleri çiğne, hem söv, hem say!..
O’nun bayramını yalnız fitre zarfı dağıtırken, kurban derisi toplarken hatırla; onun varlığını vergi tahsil ederken hisset!
Sen onun geçimini değil, kendi seçimini düşün!”
Hürriyet kadar olmasa da Taraf’ta da ‘Umre Açılımı’ vardı. Taraf’ın açılımı, her ne kadar Hürriyet’in ki gibi planlı bir eylem olmasa da ikisi arasında önemli bir benzerlik dikkatlerden kaçmadı.
Ertuğrul Özkök’ın medyatik umre şovu, Arap liderlerin uluslararası ziyaretlerinin bir kopyası gibi… Namazsız ve şampanyalı bir umre için üç yıl öncesinden başlayan ‘kofti’ bir hazırlık…
Gerçi ‘umreye gidenlerin çoğunda da bu hazırlıkta yok’ demenize hak veririm. Ama o dert çok derinlikli başka bir mesele…
Karşı mahalleden transfer ettiği Ahmet Arslan. Yanlış mı yazdım Ahmet Hakan…
Türkiye, uzun zamandır kendilerine “elit” denilen irfansız gruplar tarafından yönetile geldi. Bu tepeden inmeci ve buyurgan grup, devleti kendi amaçları için bir araç olarak kullandı.
Toplumun tüm değerlerini yok sayan bu tayfa, kendi gibi düşünmeyen herkesi ‘tehlikeli’ olarak yaftalayıp sindirmek için elinden geleni yaptı.
Kendi ideolojisi dışındaki herkesi ‘komünist, dinci, irticacı, gerici, kürtçü’ gibi etiketlerle sindirmeye çalıştı.
Başta işkence olmak üzere herkese her türlü zulmü yapmaktan geri durmadı. Toplumun değerleri ile adeta savaştı.
Kimdi bu çevreler?
İnandırıcı olmak için söz ve eylemde uyum gerekir. Eyleminizle sözünüz birbiri ile çelişirse kimse itibar etmez, edilmemeli de.
Bu nedenle liderliğini yürüttüğümüz Gıda Hareketi’nde birbirinden değerli ekip arkadaşlarımdan hep ‘kimseden kendi nefsimizde uygulayamadıklarımızı değil uyguladıklarımızı isteyelim’ ricasında bulunurum.
Çünkü “İnsanlara iyiliği emredip, kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara 44) sorusunu yöneltir bize Kur’an-ı Kerim.
Ramazan geldi, hoş geldi. Galiba Ramazan Ankara’ya gelmedi. Siyasetçilerin Ramazan’da bile kullanmayı sürdürdükleri dil, ‘esef’ verici.
Söylenen sözler hiç birine yakışmıyor.
MHP’lilerin ‘oy avcılığı’ yaptığı ortada. Peki, Ak Partililer ikinci kez bu tuzağa neden düşüyor?
Bizim geleneğimizde taş atana ‘gül’ atılır. İkide bir ‘vatan haini’ gibi çok yakışıksız bir suçlamanın muhatabı olsa da Başbakan, daha sakin olmayı denemeli.
Haklı iken haksız olunmamalı. Toplum bunu istiyor.
MHP’nin yaklaşımı ve kullandığı üslup, ‘kardeşlik üslubu’ olamaz. Görüştüğüm farklı partililerden kimseler –fanatikler hariç– gelişmelerden son derece rahatsız.
İnsanoğlu dünyaya ‘mal’ muamelesi yapıyor. Bu muameleyi yapanlara ‘insan’ demek ne kadar da doğru, bu ayrı bir tartışma konusu.
Alenen ilahlık i
ddiasında bulunmaz –ki aslında bulunuyor– gözükse bile, kendini ‘ilah’ olarak gören bazı çevreler, dünyanın tüm varlıklarının kendilerine ait olmasını istiyorlar.
Böcek kadar bile değer vermedikleri diğer insanların varlığından öylesine rahatsızlar ki; onları ‘yok etmek’ için tüm imkânlarını seferber etmiş durumdalar.
Birçok yazımızda dile getirdik fakat önemine binaen bir kez daha tekrarlamakta yarar var ki; İstenmeyen ırklar ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Bu yüzden bin bir yöntem denenerek insanları kısırlaştırılmaya çalışılıyorlar.
Dilipak’ın başına gelenler, düşüncesini yazıya döken herkesin başına gelebilir. Nede olsa 28 Şubatçılara eleştirmenin suç sayıldığı ülkede yaşıyoruz.
Ne yani şimdi Müslüman bir adam yalan söyleyip, ‘28 Şubatçılara hakkımı helal ediyorum’ mu deseydi?
Bunu istiyorsa mahkemenin hâkimi…
Milyonlarca insan gibi bende hakkımı helal etmiyorum. Mirasçılar hadi hepimize dava açın ve mümkünse aynı yargıca düşürttürün.
Nasıl olsa bunu yapmak sizin için çok kolay. UYAP adlı yeni sistemde de bir yolunu bulmuşlar. Özellikle bir hâkime düşsün istiyorsanız zor olmuyormuş…
Ne garip bir ülke… Adama küfrediyorsunuz “özgürlük” diyorlar. ‘Hakkımı helal etmiyorum’ diyorsunuz cezalandırıyorlar.