Kemal Özer kişisel sitesi www.kemalozer.com yeni arayüz ve içeriğiyle yayında. Kemal Özer’in makal ve çalışmalarını görmek için lütfen www.kemalozer.com ‘u ziyaret ediniz.
www.kemalozer.com yayında
Kategorisi Makaleler
Erdoğan’ın aklındaki tarih
Demirel’i hayatında en çok pişman eden şey, Erbakan hocayı TOBB Başkanlığı’ndan indirmesi olmalı.
Şayet Demirel, Erbakan Hoca ile bu mücadeleye girişmeseydi, hoca bağımsız aday olur muydu? Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Saadet, Ak Parti ve Has Parti kurulur muydu?
Merhum Erbakan hoca’nın en çok buğuz ettiği kişinin, Demirel olduğundan kuşku yok. Lakin o, ömrünün son anına kadar kameralar önünde, Demirel’e bir “dost” gibi davrandı. Belki de yaşadığı bunca şeyde en büyük pay sahibi olması nedeniyle, tüm nefretine rağmen Demirel’i kırmak istememişti.
* * *
Kemalist rejim, Müslümanların üzerinden buldozer gibi geçmiş, İslamî görünürlüğü yok etmişti. Rejimin, İslamcıların siyaset yapması bir yana, ‘İslam Düşüncesi’ne kitaplarda veya makalelerde bile tahammülü yoktu.
Erbakan Hoca, uyguladığı siyasetle, yaptığı siyasete hiçbir zaman açıkça ‘İslam’ demedi, ancak yaptığı şey açıkça İslamcılıktı. O demese de ne demek istediğini, hem seçmen anlıyordu, hem de rejim. Her şeye rağmen Hoca, İslam’ı yeniden ülke gündemine taşıdı ve görünür kıldı. Bu yüzden Erbakan Hoca’ya, tüm İslamcıların minnet borcu var.
Toplum, yaşarken olmasa bile vefatında hocaya gönül borcu olduğunu açık etti.
Kategorisi Adalet-Hukuk-Devlet, Din-İnanç, Siyaset, Türkiye
Seçim vaatlerine karışan ölüm çığlıkları
Bir gün, Hz Ömer’e “Yazık sana Ey Ömer! Yazık! Kim bilir kaç Müslüman çocuğun canına kıydın!” diye, kendini hesaba çekmesine neden olacak bir haber ulaşır.
Bu haber, Hz Ömer için sonsuz bir cehennem azabı gibidir. Bu nedenle ömrünün sonuna kadar kendini kınamaktan geri durmaz.
Haber: Bir anne, -fakirliği yüzünden- devletin sütten kesilen çocuklara bağladığı gıda yardımını bir an evvel almak için, çocuğunu vakti gelmeden sütten keser. Bu haber, Halife Hz Ömer’e ulaştığında hemen, “Çocuklarınızı sütten kesmek için acele etmeyiniz! Hazineden her bebeğe maaş bağlayacağız!” bildirisini ilân ettirir.
* * *
Kategorisi Adalet-Hukuk-Devlet, Dünya, Din-İnanç, Gıda, Helâl Gıda, Sağlık, Siyaset, Tarih, Türkiye, Temel Haklar
Vahşi ve tiksindirici imparatorluk
11 Eylül saldırısı dâhil, El Kaide adına üstlenilen saldırılardan Laden’in haberi var mıydı? Şayet yoksa fatura ona mı kesildi? Ya da birileri bunları kurgulayıp, Laden de bunlara sessiz mi kalıyordu?
Yahut tartışıldığı anlamda bir mite dönüştürülen “Laden” diye biri yok da, bir kurgu dünyasında mı yaşatılıyorduk.
Laden 11 Eylül’ü yapabilecek güç ve kabiliyette miydi? Madem bu kadar güçlüydü, neden daha büyüklerini yap(a)madı?
O halde kimdi Laden? Kimilerinin ifadesiyle bir “kahraman mı” yoksa azılı bir “terörist mi”?
Laden gerçekten öldü mü?
Öldüyse ne zaman ve nerede?
Geçmiş yıllarda, Amerika Laden’in öldüğünü dört kez daha ilan etmişti. Oysa hâlâ yaşıyormuş. ABD’nin son açıklamaları, Laden’in öldürüldüğü yönündeki iddiayı inandırıcı kılmamıştı. Ancak 12 yaşındaki kızının söyledikleri “bu kez durum faklı” sonucuna götürse de, ‘Laden’i, Abbutabad’da kaldığı evde öldürdük’ açıklamalarını yöredeki komşuları doğrulamıyor. Fakat El Kaide’den yapılan son açıklamada ise ölümü kabul ediyor. Örgütten yapılan bu zayıf açıklama bile öldüğü konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmıyor.
Kategorisi Özgürlükler, Dünya, Siyaset, Tarih, Temel Haklar
İnsanlığın en büyük derdi medeniyet hastalığı
1928’de West Virginia senatörü Matthew Neely, ‘insanlığın en büyük derdi’ diyerek başladığı kongredeki meşhur konuşmasına şöyle devam ediyor:
“Giyotinden daha aç gözlü, savaşa giden en kuvvetli ordudan daha yıkıcı, insan ırkının varlığını tehdit eden, herhangi bir musibetten daha ürkütücü bir canavardan söz etmek istiyorum.
Sözünü edeceğim canavar; her ülkede yetişkinlerin ve çocukların etini, kanını, beyinlerini ve kemiklerini yiye yiye semirmekte.
Onun yüzünden mahvolan insanlığın iniltisi, hıçkırığı, çığlığı, elle tutulabilir bir şey olsaydı, dağlar kadar büyük olurdu.
Ağlayan kadınların gözlerinden akan yaşlardan, okyanus meydana gelirdi.
Dökülen kanla, her denizin dalgası kızıla bürünürdü.
Bu iğrenç, öldürücü ve doymak bilmeyen canavarın adı ‘kanser’dir.”
John Cope ise ‘Kanser: Uygarlık: Dejenerasyon’ adlı kitabında, ahlakî bir retorikle, kanseri medeniyet hastalığı olarak tanımlayıp şunları söylüyor: “Kanser; çökmekte olan bir kültürün belirtisi, aynı zamanda yozlaşmış gayri ahlakî davranışların bir sonucu!”
Cope’nin de ifade ettiği gibi bu acıklı durum, hastalıklı batı kültür ve medeniyetinin ürünüydü.
Çünkü batı; tek tip giyim, tek tip yiyecek, tek tip beslenme, tek tip eğlence, tep tip düşünce, tek tip evler kısacası tek tip insan istiyordu ve beraberinde tek tip hastalıkları da üretti.
Batı kültürünün inşa ettiği bu endüstri;
Kategorisi Din-İnanç, Gıda, Helâl Gıda, Sağlık, Siyaset, Türkiye, Temel Haklar
Tecrübeli katil -Ankara’ya rağmen- işbaşında
Arap ve Müslüman ülkeler arasında Anadolu’ya en çok benzeyen ülke, kuşkusuz İslam öncesi ve sonrasında et ve tırnak gibi yaşamış olan Suriye.
Ancak bugünlerde, katillerce yarım asırdır yönetilen Suriye’den gelen haberler çok üzücü.
Suriye rejimi bugüne kadar tek düşman olarak halkını gördü. Oysa İsrail rejimi, kendi vatandaşının birinin burnunun kanamasına bile tahammül edemez.
Suriye rejimi, namlusunu sürekli halkına çevirirken, İsrail rejimi bugüne kadar hiçbir zaman namlusunu kendi halkına çevirmedi.
İsrail rejimi bugüne kadar düşman olarak telakki ettiği halklarla savaşırken, Suriye rejiminin tek düşmanı sadece kendi halkı olageldi.
‘Mavi Marmara’nın katili Benjamin Netanyahu mu daha tehlikeli, yoksa Beşşar Esad’mı?
Netanyahu, düşman olarak tanımladığı Mavi Marmara’ya operasyon yapıp, 9 masumu katletmişti. Oysa Esad, son bir aydır vatandaşını katlediyor…
Görüntülerini izledik. Esad’ın muhaberat görevlisi, 2 yaşındaki bebeğin başucuna gelip, başına sıkıp katlediyor.
ElCezire’de yayınlanan görüntülere göre bir subay, 65-70 yaşlarında bir ihtiyarı yakalayıp, telsizle amirini arıyor. Merkezden gelen talimat; “buraya getirme, gebert!”
Kategorisi Adalet-Hukuk-Devlet, Dünya, Siyaset, Türkiye, Temel Haklar
Şimdi Suriye’yi eleştirmenin vakti mi?
Devlet denilen organ niye vardır? İktidar sahiplerinin sefahati için mi, yoksa o ülkeyi oluşturan insanların huzur ve sükûnu için mi?
Halkına zulmeden, vatandaşını katleden bir rejim meşru sayılabilir mi? Sadece ‘özgürlük’ istediği için halkını öldüren bir rejime sessiz kalmak; ahlâken, siyaseten hatta fıkhen mümkün mü?
Ne zaman sistemi ve iktidarın uygulamalarını eleştirirseniz, bazı tutucu ve çıkarcı çevreler, ‘şimdi zamanı’ değil gibi eleştiriler yöneltirler. Oysa ortada katil bir devlet var. Üstelik tek suçu; özgürlük, adalet ve insanca yaşamak olan insanları çoluk çocuk demeden katleden bir devlet.
Modernleşme eleştirisi yapıldığında, ‘sırası mı’ derler. Tüketim anlayışı eleştirilerine burun kıvırırlar. İktidarın hatalı davranışlarını eleştirenleri düşman gibi görürler.
Siyasi iktidarın, Libya konusunda yaşadığı gelgiti veya Suriye konusundaki sessizliği konusunda yapılan eleştiri veya girişimlere katkı vermedikleri gibi, yapılan çalışmaların seçim öncesi iktidarı yıprattığını iddia ediyorlar.
Bu çevrelerin temel hatası; icranın icraatını eleştirmek veya muhalefet etmekle, düşmanlık etmeyi birbirine karıştırıyor olmaları.
Kategorisi Adalet-Hukuk-Devlet, Dünya, Siyaset, Türkiye
Başbakan’ın “çılgın” projesi, Türkiye’yi ikiye bölecek!
12 Haziran seçimlerine az bir süre kala siyasi partiler bir bir seçim beyannâmelerini açıklıyor.
Ak Parti ise seçim beyannamesi ile birlikte, 8,5 yıllık iktidarında yaptıklarını anlatan bir de rapor yayınladı.
Son aylarda, Başbakan’ın çılgın bir proje peşinde koştuğu konuşuluyor. Hıncal Uluç, Başbakan’ın kendisini arayıp, İstanbul’la ilgili çılgın projesini söylediğini yazmıştı.
Peki, bu projeler ne ve gerçekten bunları yapmak çılgınlık mı?
İstanbul’la ilgili projelerin birincisi, Haliç devam ettirilerek bir U şeklinde Marmara Denizi’ne bağlanması ve böylece durağanlığın sona erdirilip, suyun sirkülâsyonunun sağlanması…
İkincisi ise; biri Anadolu, diğeri Rumeli yakada olmak üzere ‘iki yeni şehir/İstanbul’ kurulması…
İkinci proje acaba ne kadar yeni ve başarılabilir mi?
Bundan 6 yıl önce, Türkiye’nin son dönemde yetiştirdiği en değerli mimarlarının başında yer alan rahmetli Prof Dr Turgut Cansever Hoca’yı ziyarete gitmiştim. Bir saatlik randevum, rahmetli hocanın arzusu doğrultusunda 4 saat sürdü.
Deney faresi olmaya hazır mısınız?
Bu yıl içerisinde önemli ve tarihi iki yasal düzenleme yapıldı. Birincisi, RTÜK Kanununa eklenen bir madde. İkincisi, önceki gün yasalaşan ‘insanların kobaylığına izin veren’ ve 6212 sayılı
Biyotıp Araştırmalarına İlişkin İnsan Hakları Kanunu.
Bu kanunun tasarısı, 6 Nisan 2007’de gelmiş Meclis’e. 1. Erdoğan kabinesine ait bir tasarı. Aslında GDO yasası olan ‘Biyogüvenlik Yasası’ gibi adı çok masum ve hatta ilgi çekici. Oysa içeriği?
RTÜK Kanunu’nun 11. maddesi, televizyonlarda her türlü alkol ve tütün ürünlerinin reklâmını yasaklarken, en az alkol ve tütün kadar tehlikeli olan ilaç reklâmını serbest bırakıyor. Bu madde; reçete ile satılan ilaçların reklâmını yasaklarken, reçetesiz satılan ilaçların reklâmını ise serbest bırakıyor.
Gerekçe: “AB Görsel-İşitsel Medya Hizmetleri Yönergesi’ne uyum.” Bakkalda satılan ilaçların bile üzerinde ‘reçete ile satılır’ yazar. Ama bu kurala uyulmaz. Bedelini ödediğiniz de market rafından gıda alır gibi istediğiniz ilacı alabilirsiniz.
Bu ülkede insanlar ne ilaçların üzerinde yazılanları, ne de gıdaların etiketlerinde yazılanları anlarlar. On yıllardır her dönemde ilaçların prospektüslerinin Türkçeleştirileceği söylenir durulur. İnsanların anlayacağı şekilde yazılmaması elbette bazı çevreleri mutlu ediyor. Nedendir bilinmez ama ‘yaparmış gibi yapılıp’ sumen altı edilmesi âdeta bir gelenek.
73 milyonu kobay yapacak olan ‘Biyotıp Araştırmalarına İlişkin Kanun’ şu an Cumhurbaşkanı’nın onayında. Onaylarsa ‘gönüllü’ kobaylığın yolu açılmış olacak.
İlaçların farelerde denendiğini herkes bilir. Şimdi sıra insanlarda… Hiç kuşku yok ki, her canlının yaşama hakkı var. İnsan sağlığı içinde olsa hayvanların ‘kobay’ olarak kullanılmasına, duygularını kaybetmemiş bir gönlün razı olacağını düşünmem. Kobaylık için hiçbir mazeret kabul edilemez.
Kategorisi Adalet-Hukuk-Devlet, Dünya, Sağlık, Siyaset, Türkiye, Temel Haklar
Fukuşima, Türkiye ve bozulan ezber
Japonlar, ABD başkanı Truman’ın koşulsuz teslim çağrısını reddedince, tarihin en acı felaketinden biriyle karşı karşıya kalırlar.
ABD, bir ilki gerçekleştirir ve 6 Ağustos 1945’de Hiroşima’ya, üç gün sonra da Nagazaki’ye iki atom bombası atar. İki şehirde bir an da 214 bin kişi ölür. Milyonlarca insan, ruh ve beden sağlığını kaybeder. Bu vahşetin insan, diğer canlılar ve çevreye etkileri halen de devam etmekte.
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan nükleer bombaların üretiminde en büyük rolün, bugünün en ünlü GDO’cusu olan Monsanto olduğunu not edip, bugüne geçelim.
Japonlar bu kez de -henüz gerçek sonuçları tam olarak kestirilemeyen- bir nükleer santral kazası ile karşı karşıya.
Bu kaza, -bir ülke hariç- tüm dünyayı tedirgin etmeye yetti. Tedirgin olmak bir yana, nükleer sevdası iyice depreşen o ülke ise Türkiye.
Başbakan Erdoğan, nükleer enerjinin riskini, tüp gaz riskine benzetti. Nükleer enerji karşıtlarını ‘Riski var diye arabaya binmeyecek miyiz? Karşı çıkanlar bilgisayar kullanmıyor mu, televizyon seyretmiyor mu?’ diyerek eleştirdi. Böylece, hem Fukuşima’dan ne kadar ders almadığımızın işaretlerini verdi, hem de siyasilerin kamuoyu tepkisini ne kadar ciddiye aldığını gösterdi.
Hızla seçime koşan bir ülkenin siyasetçisinden beklenen, ‘Evet, Japonya’da arzu edilmeyen nükleer bir kaza meydana geldi. Bu durum, nükleerin güvenilirliğini bir kez tartışmamızı zorunlu hâle getirdi. Herkes eteğindeki taşı döksün. Eksik bıraktığımız bir yön varsa, yanlış bir adım içerisindeysek, kararımızı gözden geçirmeye hazırız’ diyebilmesiydi.







